19 Kasım 2015 Perşembe

Londra 2015: Sorun yavaş kortlar mı?

Londra'da düzenlenen ATP 2015 Finalleri'nde 4. gün geride kaldı ve az çok grupların tablosu çizildi. Roger Federer ve Rafael Nadal gruplardan çıkmayı garantileyerek, bir anlığına da olsa "yıl 2008 mi?" dedirtti. Andy Murray zaten büyük şüphelerle buraya gelirken, asıl sürpriz Djokovic'in Federer'e karşı pek varlık gösteremeden kaybetmesi oldu.

Kuralar çekildiğinde "Yine 0-3 çekerler mi?" diye bakılan David Ferrer ile Tomas Berdych, tahminleri boşa çıkarmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Berdych dün Nishikori karşısında zaman zaman iyi oynadığı maçta, fırsatları tepen taraf oldu ve buraya sağlıklı geldiği bile şüpheli olan Nishikori karşısında muhtemelen tek galibiyet fırsatını kaçırdı. Bu akşam Novak Djokovic ile bir anlamda gruptan çıkma maçı oynayacak ve ne kadar şansı olduğunu siz de gayet iyi biliyorsunuz.

Ferrer aslında galibiyet alabilmek için ideal bir gruba düşmüştü. Murray'nin aklı Davis Kupası'ndaydı. Wawrinka'nın istikrarsızlığı malumdu. Ancak ilk maçında Murray'e karşı iki sette de son oyunda servis kırdırarak 4-6, 4-6'lık setlerle kaybetti. İkinci maçında da Wawrinka'ya karşı ilk seti 5-2'den vererek ikinci sette helva gibi dağıldı. Elit seviyede bir silahı olmadığı için elit oyunculara karşı kritik anlarda bir şey üretememesi yeni bir şey değil ve bu artık 33 yaşından sonra değişecek bir şey de değil. Son maçında grubu lider bitirmeyi garantilemiş Nadal'a karşı 200 puan ve güzel bir para ödülü için yine motive olacaktır ama artık bir anlamı yok.

Londra'da sonuçlar bir yana, oynanan tenisten yana büyük bir yakınma söz konusu. Londra'daki kortların yavaş olduğu ve bu yüzden maçların zevksiz geçtiği iddia ediliyor. Kapalı sert kortların doğasına uygun olacak şekilde bundan daha hızlı olması gerektiğine katılmakla birlikte, gerçekten tenisin ve çekişmenin kalitesinin aşağıda olmasını buna bağlamayı en hafif tabirle düz mantıkçılık olarak yorumluyorum.

Hızlı bir zemin olarak bilinen Paris Masters'ta 2 hafta önce değişen kortların yavaşladığını görmüştük. O kadar bariz bir yavaşlama oldu ki, Londra'ya gelen oyuncular buradaki kortun Paris'ten bir tık daha hızlı olduğunu söylediler. Asıl sorun kort hızı falan değil, alakası yok. Kendimce sadece bu sene değil, geçtiğimiz senelerin çoğunda da sezon sonu turnuvasında çok fazla kalitesiz, çekişmesiz maçların neden oynandığını (bilhassa grup aşamasında) maddelerle açıklayayım:

1- Biraz önceki cümlenin sonunda parantez içine aldığım yer aslında bu maddenin ta kendisi. Tenisin giderek inanılmaz fiziksel hal alması, takvimin yoğunluğu, en iyi oyuncular arasında sezon içinde çok çok çok yıpratıcı maçların oynanması... Bunların hepsinin etkilerini aslında Amerika Açık sonrası görüyoruz. Oyunu daha hızlı oynayabilen ve kapalı sert kortu çok seven Federer'in, fiziksel olarak tenis tarihinin gelmiş geçmiş en iyisi olan Djokovic'in buna karşı bir nebze karşı koyabildiğini görüyoruz ama onun dışında Nadal ve Murray de dahil olmak üzere, ilk 20'deki oyuncular istikrarsız sonuçlar alıyorlar. Bunun üzerine, bütün yılın maç yükünü, sezonun son turnuvasında grup sistemiyle iyice artırmak artık pek mantıklı değil. Ferrer ve Berdych gibi yıllardır bu seviyede olup zirve dörtlüye karşı neredeyse hiç varlık gösteremeyen oyuncular zaten grubun genel olarak dibini boylayıp olayın çekişme boyutunun önünü tıkıyorlar. Bunun yanı sıra, bu sene örneğinde Murray'i söyleyebileceğimiz "odaklanma, ciddiye alma" meselesi var. 1 ay kadar önce Davis Kupası için Sezon Sonu Finalleri'ni pas geçebileceğini söyleyen dünya 2 numarası, ATP tarafından ceza almakla tehdit edilmişti. Burada çok gönüllü oynamadığı aşikar. Yoksa Nadal'a karşı sadece 5 oyun alabilmesi, Nadal'ın iyi oyununa rağmen açıklanamaz. Kendimizi kandırmayalım. Nadal, çokça sakat ya da yorgun gelip kötü maçlar çıkartmıştı keza büyük dörtlüden. Hepsini geçtim, "biyonik adam" Djokovic bile kariyerinin en iyi tenisini oynadığı 2011'de felaketti bu turnuvada. Tek istisna Federer olabilir.

Kısacası, eğer rekabet görmek istiyorsak, kalitesiz maç sayısı bu turnuvada azalsın istiyorsak, 8 oyuncunun elemeli bir turnuva oynaması en ideali olacaktır. Ancak ticari açıdan tabii bu da ATP'nin hiç işine gelmeyecektir maç sayısı azalacağından. 16 oyuncunun katıldığı elemeli bir turnuva maç sayısını artırıp turnuvaya çeşitli renkleri de getirebilir. Aynı zamanda sürpriz ihtimali de artabilir. Ancak onda da şöyle bir sorun var ki, ATP bu turnuvayı en iyilerin bir araya geldiği bir turnuva olarak pazarlıyor. Orada gidip Raonic-Simon ilk tur maçı izletmek bu amacın ruhuna fazlasıylaaaa aykırı kaçar.

2- Turnuvanın alınan bütün önlemlere ve titizlikle hazırlanan takvime rağmen oyuncuları çok zorlaması. Bazen oyuncular elinden geleni yapmak istese de fiziksel durumları, bütün yılın yorgunluğu sebebiyle buna müsaade etmiyor. Ya da, ilk 8'e ucundan kendini atan ama hazır olmayan oyuncular, orada oynamanın onurunu yaşamak için turnuvadan çekilmiyorlar. Burada oyuncuya da kızmaya pek hakkınız yok doğrusu. Mesela Ferrer buraya %100 gelmedi. Keza Nishikori de. Özellikle Ferrer'in son şansı olabilir bu. Gidip 33 yaşında, ilk 8'e girecek puanı toplamış adama "sen hazır değilsen gelemezsin kardeşim, bırak 9. olan Gasquet gelsin" diyemezsin. Yerine gelecek olan oyuncu da Gasquet. Dikkat çekiyorum.

3- BÜYÜK DÖRTLÜNÜN 2015 YILINDA HALA BÜYÜK DÖRTLÜ OLMASI. Caps lock açık yazdım çünkü bu o kadar inanılmaz bir şey ama biz bunu genel olarak o kadar normal görüyoruz ki... Aslında hiç normal değil. Farkında mısınız bilmiyorum ama 2008 yılından beri bu tablo neredeyse hiç değişmedi. Bir sene Federer, bir sene Murray, bir sene Nadal (bu sene) ilk 4'ten düştü ama hiçbiri temelli bir düşüş değildi. Gördüğümüz gibi, turnuvaya 5 numaradan giren Nadal, Wawrinka ve Murray karşısında toplamda 10 oyun kaybederek grubunu son maçlar öncesinde lider bitirmeyi garantiledi.

Şöyle bir istatistik var: 1990 yılında ATP Finalleri'nde oynayan oyunculardan sadece 2 tanesi 1995 yılındaki finallerde kendine yer bulabilmiş. 2000 yılında ATP Finalleri'nde oynayan oyunculardan sadece 1 tanesi 2005 yılındaki finallerde kendine yer bulabilmiş. 2010 yılında bu turnuvayı oynayan kadroyu sayıyorum: Nadal, Federer, Djokovic, Soderling (Allah rahmet eylesin), Murray, Berdych, Ferrer, Roddick (Allah analı babalı büyütsün). Tam 6 oyuncu bu sene de burada. Tarihte görülmeyen bir istatistik. Roddick değil de eğer ciddi sakatlıklar yüzünden tenisi bırakmak zorunda kalmasaydı muhtemelen Soderling de bu yıl burada olurdu. Yerlerini alan oyuncular da Wawrinka ve Nishikori oldu. Wawrinka 30 yaşında zaten. Turda yeni bir oyuncu değil. Yeni bir yüz olarak sadece Nishikori var diyebiliriz. O da 26 yaşında. 1990'lı yıllarda doğan hiçbir oyuncu yok. Çoğu büyük turnuvada çeyrek finalden sonra tabloda gelen en genç oyuncu 28 yaşındaki Novak Djokovic oluyor. Bu da tarihte yanına dahi yaklaşılamamış absürt bir istatistik.

Kabul edelim ki, futbol ve basketbol gibi diğer mainstream sporlarda oyun giderek hızlanırken, çabuklaşırken, atletizmin ve yırtıcılığın önemi artarken, hücum daha çok ödüllendirilirken, teniste süreç tam tersine işliyor. Yavaşlayan kortların buna yardım ettiği şüphesiz ve turda çok fazla yavaş kort olması bir dengesizlik de yaratıyor. Ama her sporun kendi içinde farklı dinamikleri var. Günümüzde gelişen raket teknolojisi ve güçlenen sporcularla hızlı kortların sayısı 90'lardaki gibi olsa, bu sefer muhtemelen çok fazla servise dayalı oyun, tenisi daha büyük bir çıkmaza götürürdü. Raonic, Isner ve Karlovic şu an turda ilk 20'de çok rahat barınabilen oyuncular. Lopez ve Anderson'u da bunlara ekleyebiliriz. Bu yavaş kortlara rağmen burada barınıyorlarsa, 80'li 90'lı yıllardaki kortlarla ne kadar büyük başarılara imza atabileceklerini düşünün. Evet; bilhassa Djokovic, Nadal ve Murray önderliğinde gelişen ve büyüyen "topu efektif karşılamanın ve savunmadan hücuma iyi şekilde geçebilmenin önemi" diye kısaca özetleyebileceğimiz tenis felsefesi, yer yer sinir bozucu derecede etkili olabiliyor. Ama bunun bir servis festivali izlemekten daha dayanılmaz olmadığını da söyleyebiliriz. Dolayısıyla burada yavaş kortlardan çok kendisini Djokovic, Federer, Murray ve Nadal seviyesine çıkaramayan, yanına bile yaklaşamayan yeni jenerasyonları suçlasak? Hatta bunları geçelim, yeni jenerasyon daha Ferrer ile Berdych gibi sınırlı oyunculara bile yaklaşamıyor.

Nokta.